Yargıtay Ceza Genel Kurulu E:410 Sayılı; Kastın aşılması suretiyle adam öldürülmesi ile maktulün memur sayılan kişilerden olup olmadığının olay yeri ve görevlinin hukuki durumunun incelenerek belirlenmesi: konulu Kararı
1918
s. Kaçakçılık Kanunu
4926
s. Kaçakçılık Kanunu
25.11.1985
tarihli Yargıtay Ceza Genel Kurulu E:
410 K: 595 Sayılı Kararı([1])
Adam öldürmek
suçundan sanık GG'nin, maktulü kastın aşılması suretiyle öldürdüğü, ancak
maktulün memur olarak kabulü mümkün görülmediğinden ve bu şekilde müsnet suçu
işlediği sübuta erdiğinden, eylemine uyan TCK.nun
448, 452/1, 251, 59, 31. ve 33. maddeleri gereğince sekiz sene on ay yirmi
gün ağır hapis cezası ve. fer'i cezalarla tecziyesine, sanık hakkında hem
iddianame ile hem de lüzumu muhakeme kararı ile aynı suçtan ötürü mükerrer dava
açılmış bulunduğundan, CMUK.nun 253. maddesi uyarınca mükerrer açılan davanın
REDDINE, ilişkin hükmü,
Özel Daire: (Maktül 657
sayılı Kanun gereğince Devlet memuru ve Azdavay Sağlık Merkezinde hizmetli
olup, olay gecesi nöbetçi iken, görevli hemşirenin, sanık ile arkadaşlarının
içkili olması nedeni ile sağlık merkezine alınmaması için emir verdiği, bu emir
gereğince maktulün sanık ve arkadaşlarını sağlık merkezine almadığı ve olay
günü vazifeye başlayan sanığın maktulü çağırarak, niçin sağlık merkezine
almadığını sorması üzerine emir gereğince almadığını söylemesiyle sanığın
hiddetlenerek yumrukla vurarak yere düşürdüğü maktulün beyin kanaması sonucu
öldüğü dosya içeriği ile sabittir.
Bu durumda,
A- Sanık, vazifesi sırasında suçu
işlediğine göre, Memurin Muhakematı Kanunu gereğince İlçe İdare Heyetinden
geçmeden hükümlülüğüne karar verilmesi,
B- Maktul 657 sayılı Kanun
gereğince memur sıfatını aldığı ve sanığın maktulü görevi yapmasından dolayı
öldürdüğüne göre, TCK.nun 450/11. maddesi delaletiyle TCK.nun 452/1.
maddesinden ceza tayini gerekirken yazılı maddelerden ceza verilmesi)
isabetsizliğinden bozmuş;
Yerel Mahkeme ise;
(Sağlık Merkezinde sağlık memuru
olan sanığın, görevli arkadaşları ile yemek yiyip içki içtikten sonra gece
yarısını geçgin bir saatte Sağlık Merkezine gelip içeri girmek istemesi
üzerine, aynı yerde müstahdem olan maktulün gerek sanığın gerekse diğerlerinin
içkili olmaları nedeniyle içeriye almak istememesi ve hatta nöbetçi hemşirenin
durumdan haberdar edilerek bu sefer onun da kesin talimatı ile kapının
açılmaması nedeniyle bu duruma içerleyen ve sinirlenen sanık. ertesi gün
maktulü çağırtarak müessir fiil kastıyla kafasına yumruk atmış, yere düşen mağdur
beyin kanamasından ölmüştür.
Gece vakti içkili vaziyette
yatmak için içeriye girmek isteyen sanık ve arkadaşlarına kapının açılmaması,
Sağlık Merkezinin iç disiplini ve huzuru açısından, birinci derecede kapıda
nöbetçi olan müstahdemin görevi ve sorumluluğu altındadır. Öte yandan bu olay
nöbetçi hemşireye aksettirilmiş olup. nöbetçi hemşirenin kesin talimatı üzerine
kapı açılmamıştır. Durumun böyle olduğu nöbetçi hemşire AT ve hemşireler SD,
CS'ın yeminli beyanları ile sabittir Ertesi günü maktul sanık tarafından
çağrılmış ve olayın hesabı kendisinden sorulmuştur, maktü1 de cevaben sadece
kendisinin emir kulu olduğunu, talimatı yerine getirdiğini"
söyleyerek, sanığa karşı herhangi bir
saygısız hareketi. davranışı ve sözleri olmamıştır. Bu durum, gerek sanığın
savunmasından gerekse olay anında yanlarında bulunan tanık İK.'ın yeminli
beyanlarından anlaşılmaktadır. Olayda haksız tahrikin tesiri altında suç
işlendiği de kabul edilemez.
TCK.nun 450/11. maddesinde:
"Devlet Memuru" tabiri kullanıldığına göre, mağdurun bu sıfatı haiz olup
olmadığının TCK.nun 279. maddesine göre tespiti gerekir.
Anılan maddenin 1. fıkrası
hükmünce, memur sayılmak için, asli gayenin "yasama-yürütme-yargılama"
görevleri ile ilgili olması şart koşulmuş, Devlete dahil bir müesseseye bağlı
olmak, görülen işin "kamu görevi" olmasına karine sayılmış, fakat bunun dışında
"kamu görevlileri" bulunabileceği açıklanmıştır. Kanunumuz kamu hizmetlerini,
yani geniş anlamda memur kavramını da ayrıca kabul ederek bunları 279. maddenin
2.fıkrasında tarif etmiştir. Kanun bu suretle "memur" ile "kamu hizmetlisi"ni ,
ayırmış, birinci tarifede "kamu görevi" kavramı, ikincide "kamu hizmetlisi"
kavramı esas alınmıştır. Bu ayırımlar dolayısıyla kanunun bazı hükümlerinde
sadece "memur" terimi, bazılarında ise memur ile birlikte "kamu hizmetlisi"
terimi kullanılmıştır. TCK. 202, 203, 206, 208, 210. Bütün bu kavramların ışığı
allında kamu görevlisi, yani Devlet Memuru ile kamu hizmetlisi kavramlarının
birbirine karıştırılmaması gereklidir. Ancak kamu görevi yapan kimse, 450.
maddenin II.bendi bakımından Devlet memuru sayılabilir. Özel daire bozma
kararında gösterildiği üzere mağdurun salt 657 sayılı Yasaya tabi olup
olmaması, kamu hizmetlisi, kamu görevi ayırımında kıstas olamaz. Ceza Kanunu
uygulaması bakımından memur veya hizmetli kavramları ile, idare hukuku
alanındaki memur veya hizmetli kavramları arasında herhangi bir benzerlik ve
bağlantı yoktur. Bu itibarla, Ceza Kanunu bakımından kimlerin memur ve hizmetli
olduğunu araştırma veya tetkik hususlarında 1961 Anayasamızın 117. ve 657.
Sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 4. maddesinden yararlanmak mümkün değildir.
Bütün Devlet görevlilerini Ceza
Kanunu bakımından memur olarak kabul, yasanın güttüğü hedef ve taşıdığı
mahiyete aykırı olur. Bir çok suçlarda memur sıfatının unsur veya cezayı
ağırlatıcı sebep olarak kabul edilmesi. memurluk sıfatının veya görevinin
kötüye kullanılmasından dolayı Devletin geniş anlamda itibarının zedelenmesine
sebep olunmaması içindir.
Ceza Kanununun sadece memurdan
bahsettiği yerlerde 279. maddesinin l.fıkrasında yazılı bulunan "kamu görevi
yapan kimse" kasdedilmiştir.
Nitekim, Yargıtay 4.Ceza
Dairesinin 6.3.1979 gün ve 1077/1077
sayılı kararında da,"Herhangi bir kamu hizmeti görmeyen ve hastane
müstahdemlerinden sayılan hasta bakıcının memur sayılamayacağı" hükme
bağlanmıştır.
Özel Daire bozma kararının "A"
bendinde yazılı bozma nedeni de yerinde değildir.
Azdavay İlçe idare Kurulunun
2.12.1982 gün ve 2 sayılı luzumu muhakeme kararı ile, sanık hakkında TCK.nun
450/11. 452. maddelerinin tatbiki istemiyle dava açılmış olup, bu dava
mahkememizin 1983/6 esasına kayıt edilerek sanık hakkında yargılamaya devam
edilmiş, ancak sanık hakkında aynı olaydan ötürü iddianame ile de mahkememizce
dava açılmış olduğundan, mükerrer açılan davaların birleştirilmesinden sonra
karar verilmiştir.) gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir.
Gerçekten, Kastamonu
C.Savcılığının 11.10.1982 gün ve 53 sayılı iddianamesiyle ve TCK.nun 450/11,
452. maddelerinin uygulanması istemiyle, sanık hakkında açılan kamu davası,
Yerel Mahkemenin 1982/902 esas numarasına kaydedilmiş; aynı olaya ilişkin
olarak yapılan idari soruşturma sonunda, Azdavay İlçe İdare Kurulu da sanığın yargılanmasının
gerekliliğine karar vermiş, Yerel Mahkemenin 1983/6 esasına kayıtlı bu davanın,
daha önce açılan kamu davası ile birleştirilmesine karar verildikten sonra
sanık hakkında yazılı şekilde hüküm kurulduğunun dosyanın incelenmesinden
anlaşılması nedeniyle, Özel Daire kararının (A) bendinde gösterilen bozma
nedeni yerinde bulunmamaktadır.
Özel Daire kararının (B) bendinde
açıklanan bozma nedeni de, aşağıda ayrıntılarıyla açıklanacak nedenlerle
yerinde görülmemiştir.
TCK.nun 279. maddesi hükmüne
göre; (Ceza Kanunu tatbikatında:
1- Devamlı veya muvakkat suretle
teşrii, idari veya adli bir amme vazifesi gören Devlet veya diğer her türlü
amme müesseseleri memur, müstahdemleri,
2- Devamlı veya muvakkat,
ücretsiz veya ücretli, ihtiyari veya mecburi olarak teşrii, idari veya adli bir
amme vazifesi gören diğer kimseler memur sayılır.
Ceza Kanununun tatbikatında amme
hizmeti görmekle muvazzaf olanlar:
1- Devamlı veya muvakkat surette
bir amme hizmeti gören Devlet veya diğer
amme müessesesinin memur ve müstahdemleri,
2- Devamlı veya muvakkat, ücretli
veya ücretsiz, ihtiyari veya mecburi surette bir amme hizmeti gören diğer
kimselerdir.)
Türk Hukukunda memuru tarif eden
tek metin TCK. 279. maddesi değildir.
1982 Anayasamızın 128, 1961
Anayasasının 117, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4, 1632 sayılı As.
Okl.nun 13. maddeleri de memur tanımını yapmaktadırlar. Fakat bu tanımlar
ilgili oldukları hukuk dalında geçerli olduklarından. Ceza Kanunu tatbikatında
uygulanamazlar. Nitekim. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 20.1.1969 gün ve 693/17
sayı ile: "TCK.nun uygulanmasında kimlerin memur olduğu 279/1. maddede
gösterilmiştir.
Ceza Kanunu uygulaması bakımından
memur kavramı ile idare hukuku alanındaki memur kavramı arasında herhangi bir
benzerlik ve bağlantı bahse konu değildir. Bu itibarla, Ceza Kanunu bakımından
kimlerin memur olduğunu araştırma ve ona teşebbüs hususunda. 1961 Anayasamızın
117. ve 657 sayılı Kanunun 4. maddesindeki tariflerden yararlanmak mümkün
değildir. Nitekim ceza uygulamasındaki
memur kavramı, alan ve kapsamı bakımlarından idare hukukundaki memur
kavramından çok daha dar anlam ve niteliktedir. Bütün Devlet görevlilerini Ceza
Kanunu alanında memur olarak kabul, Ceza Kanununun güttüğü hedef ve taşıdığı
mahiyete aykırı olur" şeklinde karar vermiştir. İlave edelim ki, bu ayırıma
rağmen Ceza Kanunu kendi tatbik alanında geçerli memur tanımını yaptığından,
TCK-nun 279. maddesinin Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülemez (Dr.İsmet
Polatcan Memur ve Resmi Heyetlere Karşı
Hakaret ve Sövme Cürümleri, 1983, s.51).
TCK.nun 279. maddesinin
incelenmesine başlamadan önce, maddeye genel olarak göz atacak olursak,
birtakım ayırımlarla karşılaşırız.
İlke olarak dikkati çeken ayırım,
maddenin iki bendden mürekkep olan birinci fıkrasıyla, keza iki bendden meydana
gelen ikinci fıkrası arasında yapılmış olan taksimdir. Gerçekten birinci
fıkrada Ceza Kanununun tatbikatında kimlerin memur sayılacağı tesbit edildiği
halde, ikinci fıkrada, gene Ceza Kanunu tatbikatında kimlerin amme hizmetiyle
muvazzaf kimse addolunacağı tayin
edilmektedir. Binaenaleyh madde memurlarla, amme hizmetiyle muvazzaf kimseyi birbirinden
ayırmakta, diğer bir tabirle, iki farklı ajan kategorisinin tarifini
vermektedir. Bu iki alanın nev'ini birbirinden ayırt eden yegane kıstas da ifa
ettikleri faaliyetin mahiyetinde mündemiçtir. Biri amme vazifesi görür ve onun
için memurdur, diğeri amme hizmeti görür ve onun için amme hizmetiyle muvazzaf
olan kimsedir {Prof. Dr. Sahir Erman, Ceza Tatbikat ve Takibatında Memur,
Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, 1947, s.243).
Şu halde bakacağımız bir kimsenin
gördüğü faaliyeti amme vazifesi olarak nitelendiriyorsak, o kimse memur; yok
eğer o kimsenin faaliyetini amme hizmeti olarak niteliyorsak, o kimsenin amme
hizmeti görmekle muvazzaf bir kimse olduğu neticesine varırız.
TCK.nun 279. maddesinde amme
vazifesi ve amme hizmeti tarif edilmemiş, bu hususta idare hukukuna zımmen
atıfta bulunulmuştur. Bu konuda idare hukuku müellifleri çeşitli teoriler ileri
sürmüşlerse de, Prof.Dr. Sahir Erman'ın, Cagliari Üniversitesi 0rd. Prof.
Mıele'ye atfen, yukarıda anılan makalesinde açıklanan ve günümüzde de geçerliliğini
sürdürdüğünü kabulde zorunluluk bulunan görüşe göre; Devlet ve diğer amme hükmi
şahısları, üzerlerine almış oldukları vazife ve faaliyetleri, muayyen bir takım
gayelerin gerçekleştirilmesi için teşekkül etmiş daha alt organlara tevdi
ederler ve Devlet içinde bir iş bölümünün gerçekleşmesi sağlanmış olur. Böylece
bu iş bölümünün neticesinde -Anayasa Hukukunda olduğu gibi- Devletin
faaliyetleri teşrii (yasama), Adli (yargı) ve idari (yürütme) olmak üzere üçe
ayrılmış olur. Bu faaliyetlerden teşrii ve adli olanı izah kolaydır. Çünkü, bu
organların elde etmek istedikleri gaye, ifa eyledikleri faaliyette saklıdır. Bu
organlar sadece faaliyette bulunmaları ile amaç ettikleri gaye tahakkuk etmiş
olur. İdari faaliyet ise farklı bir mahiyet arz eder. İdari faaliyetin özel
cepheleri vardır ki, bu nev'i faaliyetlerde Devlete ait hukuki selahiyet ve
iktidarın kullanılması mevzubahis olmaz. Örneğin; Eğitim. Sağlık, Sosyal
Sigorta ... faaliyetlerinde olduğu gibi. Buna mukabil bazı idari faaliyetlerde
(adli zabıta, vergi tarh ve tahsili gibi) hukuki selahiyet ve iktidarın
kullanıldığı görülür.
Şu halde, Devletin bazı
faaliyetleri Devlete ait iktidar ve selahiyetlerin kullanılması suretiyle
gerçekleştirildiği halde, diğer bazı faaliyetleri bu iktidar ve selahiyetin kullanılmasını
gerektirmez veya bu iktidar ve selahiyetin kullanılması suretiyle
gerçekleştirilen faaliyetler " Amme
vazifesi", böyle bir iktidar ve selahiyetin
kullanılmasını gerektirmeyen faaliyetler ise "Amme hizmeti"dir.
Nitekim, Yargıtay'ımız da bir
kararında, Amme vazifesini objektif yönden şu şekilde belirtmişlir. "Amme
vazifesi, Devlet tarafından amme menfaatleri için tahakkuk ettirilmesi zaruri
görülen faaliyetlerdir Devletin, Devlet olarak tahakkuk ettirmek mecburiyetinde
olduğu işlere taalluk etmeyen ve bunlara fer'i olarak da bağlı bulunmayan
faaliyetler, amme hizmeti olarak kabul edilmiştir. Amme vazifesi, Devletin
nüvesini teşkil eder. En bariz vasfı, zaruri oluşu, yani devletin bu vazifeyi
zaruri olarak yerine getirmek ödevinde olmasıdır. Amme hizmetleri ise Devletin
ihtiyarı olarak kendi faaliyet sahasına aldığı işlerdir. Bunlarda öbürlerinde
mevcut zaruret vasfı yoktur. Devlet bunları cemiyetin refahı için yerine
getirir" Özel Daire 4.3.1947, 173/116.
Fakat her hukuki selahiyet ve
iktidarı ihtiva eden faaliyet aynı kapsam ve kıymette değildir. Devlet kendi
teşkilatı içinde veya dışında yapmış olduğu ayrım dolayısıyle, bazı kimselere
hukuki tasarrufların yapılması veya hukuki fiillerin icrası hususunda görev ve
yetki verir. Bazı kimselere ise doğrudan doğruya hukuki netice doğurmayan
faaliyetlerin icrasını yükler. Devlete ait hukuki bir iktidar ve selahiyet
gereğince, hukuki tasarruf veya fiilin ifasını gerçekleştirenler amme
fonksiyonu ifa eder ve bu itibarla memurdurlar, aksi takdirde amme hizmetiyle
muvazzaf olan kimselerdir. Fakat, memur tarifini bu şekilde tanımlarsak,
kapsamını çok fazla daraltmış oluruz. Onun için bu tarife diğer bazı hususların
da ilavesi gerekir. Hukuki selahiyet ve iktidarı kullanabilecek olan organların
hukuki tasarruf yaparken veya hukuki fiil ifa ederken bu tasarruf veya fiilin
yapılmasına iştirak ve yardım edenlerin de amme vazifesi gördüklerini kabul
etmek gerekir.
Ancak, bu yardım ve iştirak
unsuru bütün kapsamıyla tatbik olunduğunda amme vazifesi ile amme hizmeti
kavramları arasında fark kalmaz. Bu mahzuru ortadan kaldırmak için idare hukuku
sahasında geçerli olan diğer bir müesseseye başvurmak gerekir. Bilindiği gibi
idare hukukunda her hukuki tasarruf veya fiil "amme hukuku usulü" denilen
bir prensibe dayanarak meydana gelir. Böylece herhangi bir hukuki tasarruf veya
fiil "amme hukuku usulü"ne uyularak muhtelif merhale ve safhalardan geçtikten
sonra tamamlanır ve neticesini verir. İşte, hukuki tasarruf veya fiillerin
yapılmasına amme hukuku usulüne göre iştirak ve yardım edenler de amme vazifesi
görürler ve bu itibarla memur sayılırlar.
Şu halde netice olarak, TCK.nun
279.maddesine göre MEMUR "DEVLETE AİT HUKUKİ BİR İKTİDAR VE SELAHİYETİ
KULLANARAK HUKUKİ TASARRUF VEYA FİİLİN İCRASINI GERÇEKLEŞTİRENLERLE, BU HUKUKİ
TASARRUF VE FİİLİN İCRASINA AMME HUKUKU USULÜNE UYGUN BİR ŞEKİLDE İŞTİRAK VE
YARDIM EDENLER"dir. İcra ettikleri faaliyet bu nitelikte olmayan kimseleri
memur saymak mümkün değildir.
Prof. Sulhi Dönmezer ise, amme
hizmeti ile amme vazifesini birbirinden ayırmadan bunların, başka bir ifadeyle
amme hizmetinin veya vazifesinin icrasında önemli olan hususun "amme
kudretinin, otoritesin" kullanılması olduğunu belirtmekte ve devamla, 279.
maddenin tatbikatında memur sayılamayacak kişileri "vazifenin icrasında,
doğrudan doğruya veya dolayısıyla amme kudretini kullanmayan veya amme
kudretinin kullanılması netice itibariyle icrai karar almaktan ibaret
bulunduğuna göre, icrai karar alabilecek makam veya memura hukuki malzemeyi
hazırlamayan Devlet ve diğer amme müesseseleri memur ve müstahdemleri veya
idari, adli veya teşrii bir vazife gören diğer kimseler" şeklinde belirttikten
sonra, "Tramvay. Tünel ve Elektrik İdaresi memur ve müstahdemlerinin
Memurin Muhakematı Kanunu hükümlerine tabi bulunacakları hakkındaki Yargıtay
kararına katılmadığını" açıklamaktadır. -Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, Memurin
Muhakemat Kanunu Bakımından Memur, Mahkeme içtihatları Kroniği. İFHM.. C.IX
sayı 3-4. s.284- Bu şekilde memur kapsamını tayin ve tesbit eden Prof. Dr.
Sulhi Dönmezer'in görüşü ile Prof.Dr. Sahir Erman'ın görüşü arasında fazla bir
farkın olmadığı yine Erman tarafından belirtilmektedir -Erman, 256-.
Bu itibarla, bir kimsenin Ceza
Kanunu tatbikatında memur sayılabilmesi, onun subjektif durumu ile, müstahdem olup olmaması ile ilgili
değildir, gördüğü faaliyet ile ilgilidir ve bu itibarla da, bir amme vazifesi
gören herkes kanun nazarında memurdur.
Birinci grubu teşkil eden ve
Prof. Dr. Sahir Erman tarafından "muayyen bir hizmet veya faaliyeti, devamlı
surette ve bir ivaz mukabilinde isteyerek görmeyi yüklenmiş kişi" olarak tarif
edilen müstahdemlerin -sürekli memurlar- Ceza Kanunu tatbikatında memur
sayılabilmeleri için "teşrii, idari veya adli" bir amme vazifesi görmeleri
şarttır. Sayılan amme vazifelerinden birini ifa eden kimse. Devletin veya
herhangi bir amme müessesesinin müstahdemleri olabilir. Ancak her amme
müessesesinin müstahdemi Ceza Kanunu tatbikatında memur sayılamaz. Bunun için
müstahdemin sayılan amme vazifelerinden birini yüklenmiş olması gerekir.
İkinci Grup memurlar ise, 279.
maddenin birinci fıkrasının (2) nolu bendinde belirtilen "diğer
kimseler"dir. Bunlar, müstahdem olmayan kimselerdir. Bu kimseler de; ya Devlet
veya amme müesseselerinin organlarına dahil olan "fahri ajanlar"dır, ya da
Devlet ve amme müesseselerine bağlı olmayıp tamamen serbest olan
vatandaşlardır. Son kısımda sözü edilen vatandaşların durumu burada özellik arz
etmektedir. Bir vatandaşın amme vazifelerinden herhangi birini ifa etmesi bazen
bir zarurete, bazen de bir menfaat esasına dayanır. Bu durumlarda, kamu yararı
belirli bir kamu faaliyetinin seri bir şekilde ifa edilmesini gerekli kılar ve
bu durumda sözü edilen fonksiyonun herhangi bir vatandaş tarafından icra
edilmesi adeta bir zaruret halini alır. Bazı hallerde ise, maslahata uygunluk
düşünceleri dolayısıyle özel şahısların belirli bir fonksiyon görmeleri veya
fonksiyonun ifasına iştirak eylemleri icab eder. Fakat özel bir vatandaşın amme
fonksiyonunu ifa etmesi veya ifasına iştirak etmesi onun her zaman memur
sayılacağına delalet etmez. Bu kimsenin. memur sayılabilmesi için de bazı
şartların gerçekleşmiş olması gerekir; ilk şartta, özel kişinin böyle bir
faaliyette bulunmasını "Bir kanun hükmünün açıkça uygun bulması veya
müsaade etmiş olması"dır. Diğer bir şart da, "Devletle hukuki tasarruf
veya fiille iştirak eden şahıs arasında hususi bir amme hukuku münasebeti ve
rabıtasının bulunmasıdır".
Şu halde zaruret ve kamu yararı
icabı herhangi bir amme vazifesinin bir vatandaş tarafından ifasına bir kanun
müsaade etmiş veya uygun bulunmuş ve vatandaş da bu fonksiyonu Devletle hususi
bir amme hukuki münasebeti kurup hukuki bir tasarruf veya fiilde bulunarak veya
iştirak ederek ifa etmiş ise, memur sayılır. Bu şartlardan biri eksik ise,
örneğin; muhbir ve meşhut suç dahilinde muvakkat yakalamada bulunan vatandaşın
durumu gibi, o kimse memur sayılamaz.
Yukarıda belirttiğimiz şartlara
uygun olarak amme vazifesi gören özel kişilere örnek, şahit, bilirkişi ve
tercümanlardır. Bu kimseler, hakim tarafından verilen hükme iştirak ettikleri
ve buna da kanunen mecbur oldukları (TCK. m 282) ve bunlar re'sen davet
olunmaları suretiyle de sözü geçen şahıslarla Devlet arasında mevzubahis özel
rabıta kurulduğundan, Ceza Kanunu'nun 279. maddesi anlamında ve "diğer
kimseler" tabiri içine dahil memurlardır.
Hakemler, -HUMK.516-, iflas idare
memurları -İİK. m.223-, yediemin İİK. m.88. seçim sandık kurulu başkan ve
üyeleri de görevli oldukları süre içinde Ceza Kanunu tatbikatında memur
sayılırlar (Dr. İsmet Polatcan, adı geçen eser, s.52-59)
Yukarıda yapılan açıklamalar göz önünde tutulduğunda, Azdavay Sağlık
Merkezinde hizmetli olan öldürüleni "memur" saymaya yasal olanak
bulunmadığından, müdahil ve sanık vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile,
usul ve yasaya uygun bulunan direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir
25.11.1985. (Yargıtay C.G.K. E. 410 K:
595)
[1] Kaynak:
Gümrük Kontrolörleri Derneği tarafından yayımlanan Başkontrolör Zülal SÖNMEZ
tarafından hazırlanan "Açıklamalı 4926 Sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu ve
İlgili Mevzuat" isimli kitap.