Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararı E 2013-1 K 2018-1 (Limited şirket tüzel kişiliğinden tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan vergi borcunun şirket ortaklarından tahsili için öncelikle kanuni temsilcilerin takibinin gerekmediği hakkında)
DANIŞTAY KARARI
Danıştay
İçtihatları Birleştirme Kurulundan: 20.06.2019 tarihli ve 30807 sayılı
R.G.
Tasarruflu
Yazılar 1
Esas No : 2013/1
Karar No : 2018/1
ÖZÜ : Limited şirket tüzel kişiliğinden tamamen veya kısmen tahsil
edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan vergi borcunun şirket
ortaklarından tahsili için öncelikle kanuni temsilcilerin takibinin gerekmediği
hakkında.
İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KURULU KARARI
Limited şirketlere ait vergi borçlarının
şirket tüzel kişiliğinden tamamen veya kısmen tahsil edilememesi veya tahsil
edilemeyeceğinin anlaşılması durumunda, şirket kanuni temsilcisinden tahsili
yoluna gidilmeden şirket ortaklarının takip edilip edilemeyeceği konusunda
Danıştay Dokuzuncu Dairesi ile Vergi Dava Daireleri Kurulu, Üçüncü, Dördüncü ve
Yedinci Daire kararları arasındaki aykırılığın içtihatların birleştirilmesi
yolu ile giderilmesinin Danıştay Başkanı tarafından istenmesi ve dosyanın
İçtihatları Birleştirme Kuruluna havale edilmesi üzerine, konuyla ilgili
kararlar ile yasal düzenlemeler incelendikten ve Raportör Üyenin açıklamaları
ile Danıştay Başsavcısının düşüncesi dinlendikten sonra gereği görüşüldü;
I) KONU İLE İLGİLİ KARARLAR :
1- Danıştay Dokuzuncu Dairesince verilen
23.05.2012 tarih ve E:2009/1023, K:2012/2892 sayılı karar:
213
sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 10. maddesinde,
tüzel kişilerle, küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel
kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde
bunlara düşen ödevlerin kanuni temsilcileri tarafından yerine getirileceği,
yukarıda yazılı olanların bu ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden
mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen
alınamayan vergi ve buna bağlı alacakların, kanuni ödevlerini yerine
getirmeyenlerin varlıklarından alınacağı belirtilmiş, 6762
sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun limited şirketlerde idare ve temsil yetkisini
düzenleyen 540. maddesinde
ise, limited şirketlerle ilgili olarak aksi kararlaştırılmış olmadıkça
ortakların hep birlikte müdür sıfatıyla şirket işlemlerini idareye ve şirketi
temsile yetkili oldukları hükmüne yer verilmiştir.
Öte yandan 6183
sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'un 4369 sayılı Kanun'la
değişik 35. maddesinde
ise, limited şirket ortaklarının şirketten tahsil imkanı bulunmayan amme
alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu oldukları ve bu
Kanun hükümleri gereğince takibata tabi tutulacakları hükme bağlanmıştır.
Yukarıda yer alan yasa hükümlerinin
birlikte değerlendirilmesinden, limited şirketten tahsîl olanağı bulunmayan
amme alacağının, öncelikle kanuni temsilciden (müdürden) aranılması gerektiği,
kanuni temsilcilerden tahsil edilememesi halinde de konulan sermaye hissesi ile
sınırlı olmak üzere ortakların mal varlığından tahsili cihetine gidilebileceği
sonucuna ulaşılmaktadır.
Bu durumda, şirketten tahsil olanağı
kalmadığı saptanan kamu alacağının öncelikle kanuni temsilcinin mal varlığından
aranılması, buna rağmen tahsil edilemediği taktirde hisseleri oranı ile sınırlı
olmak üzere şirket borcunun ilgili olduğu dönemde, şirkete ortak olan
ortakların takibe alınması gerekirken, ilgili dönemde kanuni temsilci sıfatı
taşımadığı ihtilafsız olan davacının takibe tabi tutulmasında yasal isabet
görülmediği gerekçesiyle vergi mahkemesi kararı bozulmuştur.
2- Vergi Dava Daireleri Kurulunca verilen
30.04.2014 tarih ve E:20I4/144, K:2014/307 sayılı karar:
Limited şirket borcunun tahsili amacıyla davacı adına ortak sıfatıyla
düzenlenen ödeme emrinin iptali istemiyle açılan davayı reddeden Vergi
Mahkemesi kararı Danıştay Dokuzuncu Dairesinin 11.04.2013 tarih ve E:2010/9949,
K:2013/3284 sayılı kararıyla; 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 10. ve 6183
sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'un 35. maddelerinin
birlikte değerlendirilmesinden, limited şirketin vergi borcunun öncelikle
şirketin mal varlığından tahsiline çalışılması, vergi borcunun şirketten
tahsilinin olanaksız olduğunun tespit edilmesi halinde ise, vergilendirme ile
ilgili ödevleri yerine getirmekle sorumlu bulunmasına karşın bu ödevleri yerine
getirmeyen kanuni temsilcilerin takip edilmesi gerektiği, şayet kanuni
temsilcinin varlığından da vergi borcu tahsil edilemezse, ancak bu aşamada
ortağın ilgili olduğu döneme göre sermaye miktarı veya sermaye hissesi göz
önünde bulundurularak takip edilmesinin mümkün olduğu, vergi borcunun şirketten
tahsilinin olanaksız hale geldiğinin anlaşılması üzerine kanuni temsilci adına
ödeme emri düzenlendiği, daha sonra ortak olan davacının takip edildiği
belirtildiğinden, şirketten tahsil edilemeyen kamu alacağının şirket ortağına
başvurulmadan önce şirketin kanuni temsilcisi nezdinde yapılan takibat
neticesinde tahsilinin gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği hususunun
araştırılması ve bunun sonucuna göre karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle
karar bozulmuştur.
Bozma kararına uymayan Vergi Mahkemesi,
213 sayılı Kanun'un 10. maddesi uyarınca, kanuni temsilciler, yerine
getirmeleri gereken şirkete ait vergisel ödevlerin yerine getirilmemesi
nedeniyle sorumlu tutuldukları halde limited şirket ortakları doğrudan doğruya
sorumlu tutulduğundan ve kanuni temsilciler borcun tamamından müteselsilen
sorumlu oldukları halde ortakların sorumluluğu sermaye payına isabet eden
borçlarla sınırlanmış olup, kanuni temsilcilere rûcu olanağı sağlanmış iken
ortaklara böyle imkan tanınmadığından, iki ayrı sorumluluk durumunun aralarında
sıralama yapılmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gibi Kanun'da da böyle bir
öncelik sıralaması yapılmadığı gerekçesiyle davanın reddi yolundaki kararında
ısrar etmiştir.
Vergi Mahkemesinin ısrar kararı, aynı
hukuksal nedenler ve gerekçe ile Kurulca da uygun bulunmuştur.
3- Danıştay Üçüncü Dairesince verilen
10.04.2012 tarih ve E:2010/7241, K:2012/1183 sayılı karar:
213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 10.
maddesinde, tüzel kişilerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde
bunlara düşen ödevlerin kanuni temsilcileri tarafından yerine getirileceği, bu
ödevlerin yerine getirilmemesi yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının
varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacakların
kanuni ödevlerini yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınacağı, 6183 sayılı
Kanun'un 35. maddesinin uyuşmazlık döneminde yürürlükte bulunan şeklinde ise
limited şirket ortaklarının, şirketten tahsil olanağı bulunmayan amme
alacağından sermaye payları oranında doğrudan doğruya sorumlu olacağı ve bu
Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulacağı kurala bağlanarak, Vergi Usul
Kanunu'nun 10. maddesi, ilgilileri tüm borçtan rücu olanağı tanıyarak
müteselsilen sorumlu tutmuşken, 6183 sayılı Kanun ortakları sermaye paylan
düzeyindeki borçtan sorumlu tutmuş, şirket varlığından tahsil imkanı kalmayan
kamu alacaklarının, kanuni temsilcilerin sorumluluğu veya ortakların
sorumluluğuna ilişkin kurallara göre tahsilinde bir öncelik sırası
öngörülmemiştir.
Bu durumda ortak sıfatı ile takibi mümkün
bulunan davacının, şirket tüzel kişiliğine ait kamu alacağından hissesi
oranında sorumlu tutulabilmesi, kamu alacağının tüzel kişinin malvarlığından
tahsil olanağının kalmadığının saptanmasını gerektirmekte olup, borçlu şirket
hakkındaki takibatın sonuçlandırılıp sonuçlandırılmadığı da araştırıldıktan
sonra oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, öncelikle kanuni
temsilcinin takibi gerektiği yolundaki Vergi Mahkemesi kararında yasaya
uygunluk görülmediği gerekçesiyle karar bozulmuştur.
4- Danıştay Dördüncü Dairesince verilen
24.05.2012 tarih ve E:2009/8328, K:2012/2051 sayılı karar:
213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 10.
maddesinde, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler
gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu
olmaları halinde bunlara düşen ödevlerin kanuni temsilcileri, tüzel kişiliği
olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa bunların temsilcileri tarafından
yerine getirileceği, yukarıda yazılı olanların bu ödevleri yerine getirmemeleri
yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya
kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacakların, kanunî ödevleri yerine
getirmeyenlerin varlıklarından alınacağı, temsilciler veya teşekkülü idare edenlerin
bu suretle ödedikleri vergiler için asıl mükelleflere rücu edebilecekleri
hükmüne yer verilmiş, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında
Kanun'un olay tarihinde yürürlükte bulunan 35. maddesinde ise; limited şirketin
ödenmeyen ve tahsil imkanı bulunmayan amme borçlarından dolayı ortakların
vazettikleri veya vaz'ını taahhüt eyledikleri sermaye miktarında doğrudan
doğruya mesul ve bu Kanun hükümleri gereğince takibata tabi tutulacakları
belirtilmiştir.
Bu yasal düzenlemelerin ve bu düzenlemelere
ilişkin yerleşik yargı kararlarının birlikte değerlendirilmesinden; limited
şirketten tahsili olanaksız hale gelen vergi alacağının kanuni temsilcilerin
takibi suretiyle tahsiline 213 sayılı Kanun'un 10. maddesi uyarınca çalışılması
gerektiği ve kanuni temsilcilerin şirketin vergi borçlarının tamamından sorumlu
olduğu, limited şirketten tahsili olanaksız hale gelen vergi borçlarından
dolayı şirket ortaklarının ise, 6183 sayılı Kanun'un 35. maddesi uyarınca takip
edilebileceği, bu takibin de şirketin borçlarının tamamı için değil olay
tarihinde yürürlükte olan haliyle ortakların şirketteki sermayeleri kadar
olacağı anlaşılmaktadır.
Yukarıda metni yazılı hükümlerde
birbirinden bağımsız olarak, kanuni temsilciler ve ortaklar için farklı takip
usulleri öngörülmüştür. Kanuni temsilci ve limited şirket ortaklarının
takibinde, vergi borcunun öncelikle şirket tüzel kişiliğinden tahsili yoluna
gidilmesi, her iki Kanun'un birbirine paralel hükümleri olup, borcun tahsilinin
mümkün olmaması halinde ise kanuni temsilci veya ortak arasında bir öncelik
sırası öngörülmemiştir.
Bu durumda, Vergi Mahkemesi kararının,
kanuni temsilci hakkında da takip yollarının tüketilmesi gerektiği yolundaki
gerekçesinde yasal isabet bulunmamakla birlikte, şirket hakkında yasal takip
yolları tüketilmeden ortağın takibine geçilemeyeceğinden ve davacının ilgili
dönemde sorumluluğu yalnızca şirkete koyduğu sermaye kadar olduğundan ödeme
emirlerini iptal eden Vergi Mahkemesi kararında sonucu itibarıyla hukuka
aykırılık görülmediği gerekçesiyle temyiz istemi reddedilmiştir.
5- Danıştay Yedinci Dairesince verilen
19.02.2015 tarih ve E:2011/7163, K:2015/844 sayılı karar:
Temyiz başvurusu; Limited Şirket adına
tahakkuk ettirilen gümrük, katma değer ve dampinge karşı vergi ile hesaplanan
gecikme faizinin, şirket ortağı sıfatıyla davacıdan tahsili amacıyla 6183
sayılı Kanun'un 35. maddesi uyarınca düzenlenen ödeme emrini iptal eden mahkeme
kararının bozulması istemine ilişkindir.
Mahkeme kararı, 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uyarınca, limited şirkete
ait vergi borçlarının önce şirket tüzel kişiliğinden, sonra kanuni temsilciden
aranması, tahsil edilemezse ortağa gidilmesi gerektiği gerekçesine dayanmakta
ise de; anılan Kanun'da, ortaklar ve kanuni temsilciler yönünden farklı takip
usulleri düzenlenerek, aralarında takip yönünden bir sıralama yapılmadığından
Mahkemenin bu gerekçesi yerinde görülmediği gerekçesiyle karar bozulmuştur.
II) DANIŞTAY BAŞSAVCISININ
DÜŞÜNCESİ:
Limited şirketlerle ilgili olarak, şirket
tüzel kişiliğinden tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen kamu alacaklarının,
şirket ortaklarından tahsili için öncelikle kanuni temsilcilerin takip
edilmesinin gerekip gerekmediği konusunda, Danıştay Dokuzuncu Dairesi ile
Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu, Danıştay Üçüncü Dairesi, Danıştay
Dördüncü Dairesi ve Danıştay Yedinci Dairesi kararlan arasında var olduğu ileri
sürülen aykırılığın; içtihatların birleştirilmesi suretiyle giderilmesi
istemiyle Danıştay Başkanınca re'sen açılan ve havalesi üzerine Başsavcılığımıza
gönderilen dosya incelendi:
A) Olay ve Hukuki Durumla İlgili
Saptamalar:
Hukuk sistemimize özgü "içtihatları
birleştirme kurumu"nun işletilebilmesi için, aykırı içtihatların aynı
maddi olaydan kaynaklanması değil, aynı hukuki sorunların farklı çözüme
kavuşturulmuş olması yeter koşul olarak aranmakla birlikte, aykırılık bulunduğu
ileri sürülen içtihatlara konu uyuşmazlıkların; asıl borçlu konumundaki limited
şirketlerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen kamu
alacağının, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'un 35.
maddesine dayanılarak, şirket ortaklarından tahsili amacıyla ödeme emri
düzenlenip tebliğ edilmesinden kaynaklandığı anlaşıldığından, kararlarda hem
maddi olay yönünden, hem de hukuki uyuşmazlıklar yönünden birlik-aynılık
bulunmaktadır.
Öte yandan, yukarıda anılan kararlar
incelendiğinde; uyuşmazlıkların çözümünde dayanılan yasa kurallarının farklı
yorumunun söz konusu olmadığı, başka deyişle, içtihat ayrılığının; aynı yasa
hükmünün farklı yorumuna değil, limited şirketlerle sınırlı olarak, şirketin
mal varlığından karşılanamayan kamu alacağının takip ve tahsilinde, şirket
ortakları ile şirketin kanuni temsilcisi (veya temsilcileri) arasında
öncelik-sonralık bakımından bir sıralama bulunup bulunmadığı konusundaki görüş
ayrılığına dayandığı anlaşılmaktadır. Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu ile
Danıştay Üçüncü, Dördüncü ve Yedinci Dairesinin kararlarında limited şirketten
tahsil imkanı kalmayan kamu alacaklarının, ortakların veya kanuni temsilcilerin
sorumluluğuna ilişkin kurallara göre tahsilinde kanun koyucunun herhangi bir
öncelik-sonralık sırası öngörmediği kabul edilmiştir.
Danıştay Dokuzuncu Dairesi ise Kurulun ve
diğer dairelerin aksine, limited şirket ortaklarının sorumluluğunun, öncelikle
kanuni temsilcinin takibine bağlı olduğu görüşünde olup, bu görüşünü 213 sayılı
Vergi Usul Kanunu'nun 10. maddesi ile 6183 sayılı Kanun'un 35. maddesinin
birlikte değerlendirilmesine dayandırmıştır.
B) Değerlendirme:
1) Usul yönünden:
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanun'un limited şirket ortaklarının sorumluluğunu düzenleyen
35. maddesi ile kanuni temsilcilerin sorumluluğunu düzenleyen mükerrer 35.
maddesinde ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 10. maddesinde, kanuni
temsilcilerin öncelikle sorumlu tutulmaları gerektiğine dair açık bir düzenleme
bulunmamaktadır. Bu noktada, kanunda düzenlenmeyen bir alanın içtihatları
birleştirme yoluyla çözüme kavuşturulup kavuşturulamayacağı sorusu akla
gelebilirse de, Anayasa Mahkemesinin 12.06.1969 tarih ve E: 1968/38; K: 1969/34
sayılı kararında belirtildiği üzere; içtihadı birleştirme kararı, o zamana
değin hukuk alanında hukuk kuralı olarak bulunmayan yeni bir kural koymayı erek
edinmiş olan bir hukuk işlemi değil, ancak ve ancak belli bir olaya uygulanacak
yasanın veya nesnel nitelikte olan tüzük ve yönetmelik kuralları gibi öbür
hukuk kurallarından hangisinin, hangi anlamda uygulanacağını saptamak için
verileceğinden, aynı hukuki durumda bulunan kişilerin (limited şirket
ortaklarının) ödenmeyen kamu alacaklarına ilişkin sorumluluklarını düzenleyen
kanun hükmünün (6183 sayılı Kanun'un 35. maddesinin) hangi aşamada
uygulanabileceği konusundaki görüş aykırılıklarının içtihatların
birleştirilmesi yoluyla giderilmesi, içtihatları birleştirme kurumunun amacına
uygundur.
2) Esas yönünden:
Limited şirket ortaklan için özel bir
düzenleme içeren 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'un
35. maddesinin ilk hali, "Limited ortaklıkların ödenmiyen ve tahsil imkânı
bulunmayan âmme borçlarından dolayı ortaklar vaz'ettikleri veya vaz'ını taahhüt
eyledikleri sermaye miktarında doğrudan doğruya mesul ve bu kanun hükümleri
gereğince takibata tâbi tutulurlar." şeklinde iken, 29.07.1998 tarihinde
yürürlüğe giren 4369 sayılı Kanun'un 21. maddesi ile yapılan değişiklikle
"Limited şirket ortaklan, şirketten tahsil imkanı bulunmayan amme
alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu
Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulurlar." şeklinde düzenlenmiş;
daha sonra, 06.06.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5766 sayılı Kanun'un 3.
maddesi ile, "şirketten tahsil imkanı bulunmayan amme alacağı"
ibaresi, "şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil
edilemeyeceği anlaşılan amme alacağı" olarak değiştirilmiş ve anılan maddeye,
ortaklar arasında müteselsil sorumluluk öngören iki fıkra eklenmiştir.
Tüzel kişilerle küçüklerin ve
kısıtlıların, vakıflar ve cemaatlar gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin
kanuni temsilcileri ile, tüzel kişiliği olmayan teşekkülleri idare edenlerin ve
varsa bunların temsilcilerinin, kanundan kaynaklanan ödevlerin yerine
getirilmemesinden doğan sorumlulukları ise 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 10.
maddesinde düzenlenmiş; kanuni temsilcilerle tüzel kişiliği olmayan
teşekkülleri idare edenlerin ve varsa bunların temsilcilerinin, 213 sayılı
Kanun kapsamında bulunmayan amme alacaklarından doğan sorumlulukları da, 6183
sayılı Kanun'a 4108 sayılı Kanun'un 11. maddesiyle 02.06.1995 tarihinde eklenen
mükerrer 35. maddede yer almıştır.
Gerek kanuni temsilciler için getirilen
sorumluluğun koşul ve kapsamlarını düzenleyen, 213 sayılı Kanun'un 10. maddesi
ile 6183 sayılı Kanun'un mükerrer 35. maddesi; gerekse limited şirket
ortaklarının sorumluluğunu düzenleyen 6183 sayılı Kanun'un 35. maddesi,
sorumlulukların nitelikleri, kapsam ve sınırları bakımından farklı hükümler
içermektedir. 213 sayılı Kanun'un 10. maddesi; vergisel ödevleri yerine
getirmekle yükümlü tutulan kanuni temsilcilerin sorumluluğunu, temsil edilenin
mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen, 213 sayılı Kanun
kapsamındaki vergi ve vergiye bağlı alacaklarla sınırlı olarak kabul ederken,
6183 sayılı Kanun'un mükerrer 35. maddesi; vergisel ödev konusunda yükümlü olup
olmadığına bakılmaksızın, temsil edilenin mal varlığından tahsil edilemeyen
veya edilemeyeceği anlaşılan, (213 sayılı Kanun'un kapsamına girmeyen gümrük
vergi ve resimleri dahil) 6183 sayılı Kanun'un 1. maddesinde belirtilen tüm
kamu alacaklarından kanuni temsilciyi sorumlu tutmuştur. Ayrıca, 213 sayılı
Kanun'un 10. maddesi, lafzı gereği kanuni temsilcileri belli bir süreyle, yani
kanuni ödevleri yerine getirmekle yükümlü oldukları süre ile sınırlı olarak
sorumlu tutarken, mükerrer 35. maddede (özellikle 5766 sayılı Kanun'un 4.
maddesiyle eklenen fıkra hükümleri dikkate alındığında) böyle bir belirleme
yapılmamıştır.
Limited şirket ortaklan ise, mevcut
düzenlemeye göre, gerek 213 sayılı Kanun, gerekse 6183 sayılı Kanun
kapsamındaki amme alacaklarının şirketin mal varlığından tahsil edilemeyen veya
edilemeyeceği anlaşılan kısmından hisseleri oranında sorumlu tutulmuşlardır.
Diğer taraftan; 6183 sayılı Kanun'un 35.
maddesini değiştiren 4369 sayılı Kanun'un 21. maddesine ait gerekçede;
...Limited şirketin mal varlığından tahsil edilemeyen amme alacağı için
şirketin ortaklarından tahsile gidildiğinde, ortaklar koydukları sermaye
miktarı kadarından sorumlu tutulabildiğinden, şirket sermayesinin üzerinde olan
amme alacağının tahsili yapılamadığı, dolayısıyla mevcut hükmün koruma işlevini
görmediği; ...yapılan bu düzenleme ile şirketten tahsil edilemeyen amme alacağı
için ortaklara şirkete koydukları sermayeleri oranında sorumluluk getirildiği
ve amme alacağının tamamının güvence altına alındığı belirtilmiş; maddeye
ikinci ve üçüncü fıkra ekleyen 5766 sayılı Kanun'un 3. maddesine ait gerekçede
ise; maddede yapılan ibare değişikliği ile Iimited şirketten tahsil edilemeyen,
dolayısıyla 6183 sayılı Kanun'un 35. maddesi kapsamında takip edilmesi gereken
kamu alacaklarından ikincil sorumlu olan şirket ortaklarının sorumluluklarının
başlayabilmesi için açıklayıcı hüküm getirildiği; Iimited şirketin amme
borçlarından, eski ve yeni ortakların ne şekilde sorumlu olacakları hususunun
da düzenlendiği, açıklamasına yer verilmiştir.
Yine 5766 sayılı Kanun'un, 6183 sayılı
Kanun'un mükerrer 35. maddesine beşinci ve altıncı fıkraların eklenmesine dair
4. maddesine ait gerekçede de; maddede yapılan ibare değişikliği ile borçludan
tahsil edilemeyen, dolayısıyla 6183 sayılı Kanun'un mükerrer 35. maddesi
kapsamında takip edilmesi gereken kamu alacaklarına açıklık getirildiğinden,
bahsedilmiştir.
Anılan Kanun hükümleri ve bu hükümlerde
değişiklik yapan Kanun hükümlerine ait gerekçeler göz önünde alındığında; kanun
koyucunun, limited şirketlerin ödenmemiş vergi borçlarından dolayı sorumluluğu
bulunan kanuni temsilcileri ile şirket ortaklarını, sorumluluk sınırları ve
kapsamları itibarıyla farklı düzenlemelere tabi tutması nedeniyle, bu kişilerin
takibi için öncelik-sonralık şeklinde bir sıralamayı Öngörmediği sonucuna varılmıştır.
Bununla birlikte; 6183 sayılı Kanun'un
"Kanundaki terimler" başlıklı 3. maddesinde yer alan, bu Kanun'daki
amme borçlusu veya borçlu teriminin, amme alacağını ödemek mecburiyetinde olan
hakiki ve hükmi şahısları ve bunların kanuni temsilci veya mirasçılarını ve
vergi mükelleflerini, vergi sorumlusunu, kefili ve yabancı şahıs ve kurumlar
temsilcilerini; tahsil edilemeyen ve tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme
alacağı terimlerinin de, amme borçlusundan tahsil edilemeyen ve tahsil
dairelerince yürütülen takip muamelelerinin herhangi bir aşamasında amme
borçlusundan tahsil edilemeyeceği ortaya çıkan amme alacaklarını ifade ettiği
yolundaki hükümden hareketle, kanuni temsilcilerin amme borçlusu sıfatını haiz
olarak, şirket ortaklarından önce takip edilmeleri gerektiği ileri sürülebilir.
Nitekim; Yedinci Dairenin 19.02.2015 tarih ve E:2011/7163, K:2015/844 sayılı
kararına konu Ankara Üçüncü Vergi Mahkemesinin 07.06.2011 tarih ve E:2010/2538,
K:2011/1446 sayılı kararında yer alan; amme borçlusu ifadesinden, öncelikle
tüzel kişiliğin kendisinin, sonra da kanuni temsilcisinin anlaşılması ve
idarece, amme alacağının tahsili için 6183 sayılı Kanun'a göre yapılacak
takiplerde de bu sıraya uyulmasının icap ettiği, şeklindeki gerekçe bu
belirlemeye dayanmaktadır. Ancak; Kanun'un 35. maddesi ile mükerrer 35.
maddesinde "amme borçlusu" teriminin değil, sırasıyla,
"şirket" ve "tüzel kişilerle küçükler ve kısıtlılar, vakıflar ve
cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküller" ibarelerinin
kullanılmış olması; tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme
alacağı deyiminin tanımından hareketle yapılan bu tarz bir yorumu kanuna aykırı
kılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle; Danıştay Dokuzuncu
Dairesi ile Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu, Danıştay Üçüncü Dairesi,
Danıştay Dördüncü Dairesi ve Danıştay Yedinci Dairesi kararları arasındaki
içtihat aykırılığında, içtihadın, Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu ile
Danıştay Üçüncü, Dördüncü ve Yedinci Dairesi kararlan doğrultusunda
birleştirilmesine karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir.
III) KONU
İLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER:
1- 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun
"Kanuni Temsilcilerin Ödevi" başlıklı 10. maddesinin 1., 2.ve 3.
fıkrası:
"Tüzel kişilerle küçüklerin ve
kısıtlıların, Vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin
mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevler kanuni
temsilcileri, tüzel kişiliği olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa
bunların temsilcileri tarafından yerine getirilir.
Yukarıda yazılı olanların bu ödevleri
yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının
varlığından tamamen veya kısmen alınmayan vergi ve buna bağlı alacaklar, kanuni
ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınır. Bu hüküm Türkiye'de
bulunmayan mükelleflerin Türkiye'deki temsilcileri hakkında da uygulanır.
Temsilciler veya teşekkülü idare edenler
bu suretle ödedikleri vergiler için asıl mükelleflere rücu edebilirler."
2-6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanun'un "Limited şirketlerin amme borçları" başlıklı
35. maddesinin 1. fıkrası:
"Limited şirket ortakları, şirketten
tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme
alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu
Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulurlar."
3- 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun
"Kavram" başlıklı 573. maddesinin 1. ve 2. fıkrası:
"Limited şirket, bir veya daha çok
gerçek veya tüzel kişi tarafından bir ticaret unvanı altında kurulur; esas
sermayesi belirli olup, bu sermaye esas sermaye paylarının toplamından oluşur.
Ortaklar, şirket borçlarından sorumlu
olmayıp, sadece taahhüt ettikleri esas sermaye paylarını ödemekle ve şirket
sözleşmesinde öngörülen ek ödeme ve yan edim yükümlülüklerini yerine getirmekle
yükümlüdürler."
Aynı Kanun'un 623. maddesinin 1. fıkrası:
"Şirketin yönetimi ve temsili şirket
sözleşmesi ile düzenlenir. Şirketin sözleşmesi ile yönetimi ve temsili, müdür
sıfatını taşıyan bir veya birden fazla ortağa veya tüm ortaklara ya da üçüncü
kişilere verilebilir. En azından bir ortağın, şirketi yönetim hakkının ve
temsil yetkisinin bulunması gerekir."
IV) KONUNUN İÇTİHADIN
BİRLEŞTİRİLMESİNE GEREK OLUP OLMADIĞI YÖNÜNDEN İNCELENMESİ:
Belirtilen kararlardan başka kararları da
bulunan Danıştay Dokuzuncu Daire ile Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu,
Üçüncü, Dördüncü ve Yedinci Daire kararlan arasında oluşan yorum farkı devam
etmiş ve Daire ile Kurul ve diğer vergi dava daireleri yönünden bu görüşler
devamlılık kazandığından aynı hukuk kurallarının değişik biçimde yorumlanarak
uygulanmasından kaynaklandığı sonucuna varılan aykırılığın, 2575 sayılı
Danıştay Kanunu'nun 39. maddesi gereğince içtihadın birleştirilmesi yoluyla
giderilmesine oybirliğiyle karar verilerek işin esasına geçildi.
V) KONUNUN ESAS YÖNÜNDEN
İNCELENMESİ:
Tüzel kişilerde, vergi borçları nedeniyle
doğan sorumluluk tüzel kişiliğe ait olduğundan, limited şirketin vergi borçları
için önce limited şirket tüzel kişiliği takip edilmekte, vergi alacağının
şirket malvarlığından tahsil edilememesi veya tahsil edilemeyeceğinin
anlaşılması halinde kanuni temsilci veya ortak takibata tabi tutulmaktadır.
Buna göre kanuni temsilcinin ve ortağın sorumluluğu feri niteliktedir. Vergi
alacağı için şirket tüzel kişiliği aleyhine hiçbir takibat yapılmaksızın doğrudan
doğruya kanuni temsilcilere veya ortağa başvurmak mümkün değildir.
Dolayısıyla vergi alacağının limited
şirket kanuni temsilcileri veya ortaklarından tahsil edilebilmesi için, limited
şirket hakkında Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'un öngördüğü tüm
cebri takip yollarının uygulanması, tahsil edilememesi veya edilemeyeceğinin
anlaşılmasının saptanması gerekmektedir.
Limited şirket ortağının sorumluluğu,
ortağın şirkete karşı koymayı taahhüt ettiği esas sermaye paylarını ödemeye
ilişkindir. Bu durumu sınırlı şahsi sorumluluk olarak tanımlamak mümkün olup,
aynı zamanda kusursuz sorumluluk olarak da kabul edilmektedir. Hal böyle olunca
bu sorumluluk aslında bir vergi sorumluluğu olmayıp, kimi Danıştay kararlarında
da belirtildiği şekilde, tahsilat muhataplığı sorumluluğudur. Bir başka deyişle
limited şirket ortağının, vergi alacağından olan sorumluluğu, tahsil ile
ilgilidir.
213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nda kanuni
temsilciler için öngörülen sorumluluk kısaca kusura dayalı sorumluluk olarak kabul
edilmekte, kanuni temsilcilerin, vergiye ilişkin ödevlerin yerine
getirilmemesinde kusurlu olmadığını ispat ederek yani "kurtuluş
beyyinesi" göstererek sorumluluktan kurtulması olanağı tanınmaktadır.
Her biri birer usul yasası olan Vergi Usul
Kanunu ile Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'da, vergi borcunun
tahsili için önce kanuni temsilciye mi yoksa ortağa mı gidileceği düzenlenmemiş
ise de, 6183 sayılı Kanun'un 35. maddesi ile ortakların sorumluluğu hakkında
hüküm getirilmesi, kanuni temsilciye gidilmeden de ortağa gidilebilmesini
sağlamak amacını taşıdığı gibi kamu alacağını korumaya ve hızlı bir şekilde
tahsilini sağlamaya yönelik olduğu sonucuna varılmıştır.
Nitekim söz konusu 35. maddede ortak için
öngörülen doğrudan doğruya sorumluluğun vergi alacağı için olduğu kabul
edilmiştir.
Bu açıklamalar karşısında, limited
şirketin vergi borçlarının tahsilinde ortağa gidilmeden önce kanuni temsilciye
gidilmesi gerektiğinin hukuken kabulü mümkün bulunmamıştır.
VI) SONUÇ:
Limited şirket tüzel kişiliğinden tahsil
edilemeyen veya edilemeyeceği anlaşılan vergi borcunun takip ve tahsiline
ilişkin olarak 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nda ve 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'da, kanuni temsilci ile ortak
arasında bir öncelik sıralaması bulunmadığından, limited şirketin vergi
borcunun tahsilinde ortağın takibine başlanabilmesi için kanuni temsilcinin
takibinin gerekli olmadığı açıktır.
Bu nedenle, içtihadın Vergi Dava Daireleri
Kurulu, Üçüncü Daire, Dördüncü Daire ve Yedinci Daire kararlan doğrultusunda
birleştirilmesine 11.12.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
(X) KARŞI OY
Limited Şirkete ait vergi borcunun şirket
tüzel kişiliğinden tamamen veya kısmen tahsil edilememesi durumunda vergi
borcunun şirket kanuni temsilcisinden tahsili yoluna gidilmeden, şirket
ortaklarının takip edilip edilemeyeceği hususunda, Danıştay Dokuzuncu Dairesi
ile Vergi Dava Daireleri Kurulu ve Üçüncü, Dördüncü, Yedinci Dairelerinin
kararlan arasındaki aykırılığın içtihatların birleştirilmesi yoluyla
giderilmesi ihtiyacı doğmuş bulunmaktadır.
213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 10.
maddesi kanuni temsilcilerin ödevlerini ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının
Tahsil Usulü Hakkında Kanun'un mükerrer 35. maddesi kanuni temsilcilerin
sorumluluğunu, 6183 sayılı Kanun'un 35. maddesi ise limited şirket ortaklarının
sorumluluğunu düzenlemiştir.
213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 10.
maddesi kanuni temsilcileri vergi ödevlerinin yerine getirilmesinden sorumlu
tutmaktadır. Anılan maddede kanuni temsilciler için kabul edilen sorumluluk,
kusura dayalı sorumluluktur. Buradaki kusur, vergilendirmeye dair ödevlerin
ihmal edilmesidir. Buna göre, 213 sayılı Kanun'un 10. maddesi uyarınca kanuni
temsilcilerin sorumlu tutulabilmesi için vergilendirme ödevlerini yerine
getirmemiş olması gerekmektedir. Tüzel kişilerin mükellef olmaları halinde
bunların varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı
alacakların, vergilendirmeye ilişkin ödevlerini yerine getirmeyen kanuni
temsilcilerin varlığından alınması şeklinde "özel nitelikli bir
tahsil" usulü benimsenmiştir.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanun'un mükerrer 35. maddesinde ise, kanuni temsilcilerin
sorumluluğu kusursuz sorumluluk esasına dayanmakta olup, kamu alacağının borçlu
şirketten tahsil edilememesinde kanuni temsilcilerin kusuru bulunmasa dahi
sorumlu tutulmalarına neden olmaktadır. 6183 sayılı Kanun'un mükerrer 35.
maddesinde öngörülen sorumluluk hükmü, aynı Kanun'un 1. ve 2. maddelerinde
belirtilen tüm alacakları kapsar niteliktedir.
Bu durumda kanuni temsilcilerin temsil
ettiği kişinin vergi borçlarından sorumluluğunu düzenleyen iki farklı hüküm
bulunmakta olup, hangi kanun hükmünün uygulanacağı sorunu, 6183 sayılı Kanun'a
4108 sayılı Kanun ile eklenmiş mükerrer 35. maddenin gerekçesinde yer alan
"...Bu itibarla amme borçlusunun mal varlığından alınamayan bu tür
alacakların kanuni temsilcilerinin, teşekkülü idare edenlerin veya yabancı
şahıs veya kurum mümessillerinin mal varlığından 6183 sayılı Kanun hükümlerine
göre tahsilini temin etmek ve Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergi ve buna
bağlı alacaklarda sorumlu olan şahısların diğer amme alacaklarının ödenmesinden
de sorumlu olmalarını sağlamak amacıyla 6183 sayılı Kanun'a mükerrer 35. madde
eklenmiştir." ifadesi ile ayrıştırma yapılarak açıklığa kavuşturulmuştur.
Buna göre, kanuni temsilcilerin sorumluluğu konusunda, vergi aslı ve buna bağlı
alacaklar ve vergi cezaları için Vergi Usul Kanunu'nun 10. maddesinin, diğer
amme alacakları için ise 6183 sayılı Kanun'un mükerrer 35. maddesinin uygulanması
gerekir.
Bu itibarla, Vergi Usul Kanunu'nda kanuni
temsilciler için öngörülen sorumluluk, 6183 sayılı Kanun'da düzenlenen
sorumluluğa göre "özel hüküm" niteliği taşımaktadır.
Nitekim 6183 sayılı Kanun'un mükerrer 35.
maddesine 5766 sayılı Kanun'un 4. maddesiyle eklenen ve "Kanuni
temsilcilerin sorumluluklarına dair 213 sayılı Vergi Usul Kanununda yer alan
hükümler, bu maddede yer alan sorumluluğu ortadan kaldırmaz." hükmünü
taşıyan fıkra, Anayasa Mahkemesinin 19/03/2015 tarih ve E:2014/144, K:2015/29
sayılı kararıyla, "213 sayılı Kanun'un 10. maddesinde, kanuni
temsilcilerin sorumluluklarına ilişkin hükümlerin düzenlenmiş olması, bu Kanun
kapsamındaki amme alacaklarının takibinin itiraz konusu kurala göre yapılmasına
engel teşkil etmemektedir. Dolayısıyla itiraz konusu kural nedeniyle, 213
sayılı Kanun kapsamına giren amme alacakları da dahil olmak üzere tüm amme
alacakları için takip yapılması mümkündür. Bu durumda her iki kanunun aynı
maddi olaya uygulanabilmesi nedeniyle, iki ayrı kanuni düzenlemeden hangisinin
uygulanacağı konusunda belirsizlik oluşmaktadır. Dolayısıyla itiraz konusu
kural, hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmamaktadır." gerekçesiyle iptal
edilmiş ve 213 sayılı Kanun'un 10. maddesinde kanuni temsilciler için öngörülen
özel tahsil usulünün uygulanmasındaki önceliği ortadan kaldıran 6183 sayılı
Kanun'a eklenen düzenlemenin hukuki belirsizliğe neden olduğu ifade edilmiştir.
6183 sayılı Kanun'un 35. maddesinde,
limited şirket ortaklarının amme alacakları ile ilgili sorumlulukları düzenlenmiş
ve şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği
anlaşılan amme alacağından sermaye hisseleri oranında sorumlu oldukları ve bu
Kanun hükümleri gereğince takibata tabi tutulacakları öngörülmüştür.
29/06/1956 tarih ve 6762 sayılı Türk
Ticaret Kanunu'nun 540. maddesine göre, limited şirketlerde aksi
kararlaştırılmadıkça, ortakların hepsi müdür sıfatıyla şirket işlerini idareye
ve şirketi temsile yetkilidirler. Bununla birlikte, şirket sözleşmesinde veya
genel kurul kararıyla ortaklardan biri veya birkaçına ya da ortak olmayan
kişilere kanuni temsilci yetkisi verilebilmektedir. 13/01/2011 tarih ve 6102
sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 623. maddesinde ise, limited şirketin yönetim ve
temsilinin şirket sözleşmesi ile düzenleneceği belirtilerek, şirketin
sözleşmesi ile yönetimi ve temsilinin müdür sıfatını taşıyan bir veya birden
fazla ortağa veya tüm ortaklara ya da üçüncü kişilere verilebileceği, en
azından bir ortağın şirketin yönetim hakkının ve temsil yetkisinin bulunması
gerektiği öngörülmüştür.
Anılan maddelerin değerlendirilmesinden
limited şirketlerde, sözleşmeyle veya genel kurul kararıyla yetkilendirilen
kanuni temsilcilerin, şirket tüzel kişiliğinden tahsil edilemeyen vergi
borcunun tümünden sorumlu iken ortakların sermaye hisseleri oranında sorumlu
oldukları anlaşılmaktadır.
Limited şirketlerde vergi ve buna bağlı
alacakların şirketin varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilememesi
durumunda, özel hüküm niteliğindeki 213 sayılı Kanun'un 10. maddesinin
uygulanması ve kanuni temsilcinin varlığından takip ve tahsile öncelik
verilmesi, daha sonra şirket borçlarından müteselsil sorumlu olan ortak veya
ortakların 6183 sayılı Kanun'un 35. maddesinde öngörüldüğü üzere sermaye
hissesi oranında sorumluluğuna gidilmesi gerekir.
Vergilendirme ile ilgili ödevlerini yerine
getirmekle sorumlu bulunmasına karşın bu ödevlerini yerine getirmeyen ve vergi
borcunun tamamından sorumlu olan kanuni temsilciden tahsilat gerçekleştiği
takdirde sadece sermaye hissesi oranında sorumlu olan ortaklar hakkında takip
yapılmasına gerek kalmayacaktır.
Vergilendirme ile ilgili ödevlerini yerine
getirirken kusurlu davranan kanuni temsilcinin sorumluluğuna gidilmeden,
doğrudan 6183 sayılı Kanun'un 35. maddesi uyarınca limited şirket ortağının
sorumluluğuna gidilmesi durumunda ise, 213 sayılı Kanun'un 10. maddesinin hiç
uygulanmaması ihtimali söz konusu olacaktır. Zira böyle bir durumda, limited
şirketin malvarlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil
edilemeyeceği anlaşılan vergi borcunun, kanuni temsilciden önce limited şirket
ortaklarından sermaye hisseleri oranında takibi yapılarak amme alacağının
tahsili gerçekleştirilecektir. Ancak belirtmek gerekir ki, vergilendirme ile
ilgili ödevlerini yerine getirmeyen ve limited şirketin vergi borcunun
tamamından sorumlu bulunan kanuni temsilci hakkında herhangi bir takip
yapılmaksızın, vergilendirme ile ilgili bir ödevi olmayan ve vergi borcunun
doğmasında herhangi bir kusuru bulunmayan limited şirket ortağı hakkında amme
alacağının takip edilmesinin adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle bağdaştığını
söylemek mümkün değildir.
Diğer yandan limited şirketin önce
ortağına veya ortaklarına gidilmesi, amme alacağının eksik ya da fazla tahsil
edilmesine de yol açacaktır.
Limited şirketlerde aynı anda hem ortağın,
hem de kanuni temsilcinin takip edilmesi durumunda, aynı maddi olaya iki farklı
kanunun uygulanması nedeniyle hukuki belirlilik ilkesi ihlal edilmiş olacaktır.
Ayrıca kanuni temsilcinin varlığından kısmen tahsil edilebildiği takdirde ortak
veya diğer ortaklar tahsil edilemeyen kısımdan sermaye hisseleri oranında
sorumlu olacak iken, vergi borcunun kanuni temsilciden tahsil edilip
edilmeyeceğinin veya ne kadarının tahsil edileceğinin belirsizliği, aynı anda
takip edilen ortakların ödeme yapma konusunda çekimser kalmasına yol açacaktır.
6183 sayılı Kanun'un 35. maddesi gereği ödediği sermaye miktarından fazla
olacak şekilde sermaye hissesi oranında vergi borcunun ödenmesinden kişisel
malvarlığı ile sorumlu olan ortak veya ortakların, ödemek zorunda olduğu vergi
borcunun ödediği sermayeyi kısmen veya tamamen kaybetmesine yol açıp açmadığı
noktasında belirsizlik yaşayacağı kuşkusuzdur. Ortak veya ortakların ödeyeceği
vergi borcunun tutarı konusundaki yaşayacağı bir belirsizlik ise hukuki
güvenlik ilkesinin ihlali anlamına gelecektir.
Oysa önce kanuni temsilciden takibin
tamamlanmasından sonra tahsil edilemeyen vergi borcu tutarı için ortakların
hisseleri oranında sorumluluğuna gidilmesi, bu konuda oluşan tereddütleri
ortadan kaldıracağı için hukuki belirsizliği önleyecektir.
Dolayısıyla limited şirketlerde vergi ve
buna bağlı alacakların şirketin varlığından tamamen veya kısmen tahsil
edilememesi durumunda, kanuni temsilcinin sorumluluğuna gidilmeden doğrudan
ortak veya ortakların sorumluluğuna ya da hem kanuni temsilcinin hem de ortak
veya ortakların sorumluluğuna gidilmesine imkan tanıyan seçimlik bir hak
olduğunu söylemek ya da öncelik sonralık ilişkisi olmadığını iddia etmek anılan
hukuk ilkelerinin ihlali anlamına gelecektir.
Tüm bu nedenlerle şirketten tahsil imkanı
kalmadığı saptanan kamu alacağının öncelikle kanuni temsilcilerin mal
varlığından aranılması, tahsil edilmemesi halinde sermaye hissesi ile sınırlı
olmak üzere ortaklardan tahsili yoluna gidilmesinin hukuka uygun olacağı,
içtihadın Dokuzuncu Daire karan doğrultusunda birleştirilmesi gerektiği
görüşüyle karara katılmıyoruz.
(XX) KARŞI OY
Limited şirketlerin ödenmeyen vergi
borçlarının amme alacağına dönüşmesi sonrası tahsili konusunda 213 sayılı
Yasa'nın 10. maddesi ile 6183 sayılı Yasa'nın 35. maddesi vergi idarelerinin
dayanak kurallarıdır.
Uygulamada, vergi idareleri vergi
alacağının tahsili için öncelik sıralaması yapmadan şirket ortaklarına da
kanuni temsilcilere de yönelmektedirler.
Yukarıda aktarılan her iki yasanın
kurallarında da öncelik sıralaması öngörülmemiştir.
Vergi idareleri bakımından öncelik
sıralaması bulunmaması, alacağın tahsili için bir güvence oluşturmaktadır.
Ancak, gerek kanuni temsilci gerekse
şirket ortağı bakımından kendilerine yönelik olarak alacakla hangi aşamada
muhatap olacaklarını bilmeleri önemli olmaktadır.
Alacağın güvenceye bağlanmış olmasında
öncelik sıralamasının bulunmaması vergi idareleri bakımından önemli olarak
değerlendirilmezken "Hukuki Belirlilik" ilkesi bağlamında öncelik
sıralaması vergi borçlusu için önem arzedecektir.
Hukuka saygılı ve kuralları önemseyen
idareler, idare edilenlere güvence oluşturmalıdır.
Aynı şekilde, idarenin işlemleri ile
muhatap olan veya olması muhtemel bulunan kişiler de kendilerini idare
karşısında güvende hissetmelidirler.
Bu bağlamda "Hukuki belirlilik"
ilkesi, idarelerin uygulamalarında dikkate almaları gereken bir ilkedir.
İdarelerce bu ilkenin gözetilmemesine
gerekçe olarak yukarıda belirtilen dayanak yasa kuralları gösterilse de, yargı
yerlerinin bu ilkeyi uygulama konusunda işlevsel olması gerektiği
düşüncesindeyim.
İşte bu çerçeve yaklaşımla hukuki
belirlilik ilkesinin uygulanması bakımından idarelere yol gösterilmesi ve idare
edilenler açısından da hukuki güvence oluşturulması için öncelik sıralamasının
önemsenmesi gerekmektedir.
Öncelik sıralamasında da, şirket
ortaklarından başlanılması ve tahsil imkansızlığı halinde şirket kanuni
temsilcisine sonraki aşamada yönelinmesi hukuki belirlilik ilkesini hayata
geçirecek ve hukuka uygunluk oluşturacaktır.
Açıkladığım görüş ve gerekçe ile çoğunluk
görüşünden oluşan karara katılmıyorum.